![]() Ertekin Akpınar ile çekimleri bitmeden "Melekler ve Kumarbazlar"ı konuştuk...
"Depremi değil; bugünün hikayesini, o yarılmadaki travmayı anlatıyorum"
Söyleşi: Ebru Altın
Facebook'ta Paylaş.
Ebru Altın: Konu itibariyle gerçek bir hikayeden yola çıkarak ele aldığınız filmin gerek senaristlik gerekse de yönetmenlik aşamasında birebir görev aldınız. Neydi sizi böyle bir filme sürükleyen şey? Filmin konusu nasıl ortaya çıktı?
Ertekin Akpınar: Aslında dert edindiğim şey şu; ben kişisel tarihimi kaybettim. Bu da doğal olarak canımı çok fazla acıtan bir durum. Çocukluğumun geçtiği bir dünyanın yitirilişi ruhumu çok hırpaladı. Gerçekten artık bununla yüz yüze kalmak istiyorum.
Kaldı ki bu filmin duygu dünyasıyla yaklaşık 4 buçuk yıldır uğraşıyorum. Bu süre zarfında bu karakterlerle, bu yerlerde, bu mekanlarda çok ama çok fazla zaman geçirdim. Bunun ruh coğrafyasının ne olduğunu, a'dan z'sine kadar biliyorum.
Tabii ki bir şekilde zaman zaman hepimiz geçmişe dönüyoruz. Geçmişe döndüğümüz yerler ise muhtemelen hepimizin bir şekilde ya canını acıtan, ya çok keyif aldığımız ya da hakikaten bizi çok fazla etkilemiş anlardır diye düşünüyorum.
Hayatımızda birçok kitap okuruz ama bazı kitaplar hayatımıza daha çok etki eder. Birçok film izleriz ve izlediğimiz sahnelerden bizi çok etkileyenler elbette ki vardır. Ama özellikle bazı sahneleri hafızamıza kazımayı tercih ederiz.
Ben aslında geriye dönüp geçmişimdeki o yüzleri aramak istiyorum bu filmle birlikte… O yüzleri görmek, o yüzlerle karşılaşmak istiyorum. Gündelik hayatta her şeyi o kadar çabuk unutuyoruz ki, bize her şey o kadar çabuk unutturuluyor ki…
Oysa çok gerilerde kalmış, saklı bir yüze bakmak, beni daha çok ilgilendiriyor. Oradaki o hikayeye yeniden dönmek, oradaki o hikayeyi yeniden dinlemek, yeniden yaşama duygusu beni çok hayata bağlayan bir şey zaten.
Çocukluk dediğimiz o saflık, o masumiyetin yitirilişi, başka dünyalara geçmiş olmak vs. çok fazla hayatımızın içinde akan bir durum. Ama bunu geriye çevirmek mümkün. Bu su, bu nehir tersine akabilir veya bu nehirde biz tersine doğru yüzebiliriz. Evet şimdi ben bunu yapıyorum, bunun peşindeyim.
Ebru Altın: Kısaca filminizin konusundan bahsedecek olursak eğer iki üç kelimeyle filminiz için neler söyleyebilirsiniz?
Ertekin Akpınar: Her zaman söylediğim gibi sert bir taşra hikayesi…
Ebru Altın: Sert bir taşra hikayesi derken tam olarak neyi kast ediyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Edebiyatın kendisinde veya sanatın kendisinde… Asıl derdim şu: Sıradan insanlardan kahramanlar yaratmak… Evet, kahramanlar her tarafta var zaten. Baktığımız zaman tarihin içerisinde yer etmiş, mitolojiden gelen birçok şey var.
Hepimizin örnek aldığı figürler var ama ben gerçekten sıradan insanların çok ağır şeyler yaşadıklarını düşünüyorum bu ülkede. Benim derdim sıradan bir insandan kahramanlar yaratmak… Raskolnikov çok sıradan bir insandı. Dostoyevski bir kahraman yarattı. Benim hikayem böyle bir şey. Ben Don Kişot'un değil, Sanço Panço'nun peşindeyim…
Ebru Altın: Ben gene de sorumda ısrar ediyorum. Sinemada seyirciler filmi izleme şansını yakalamadan önce filmle ilgili iki satır bir şeyler söyler misiniz?
Ertekin Akpınar: Bir film olarak gerçekten zor bir yerden başlıyorum. Bu film dolayısıyla çok katmanlı bir film. Eski Yeşilçam filmlerinde şöyle bir model vardır, bunu bana sevgili Memduh Ün anlatmıştı. Filminin içerisinde ezan, mezar, çocuk, ayrılık, gözyaşı ve mutlu son olacak demişti. Bu Yeşilçam'ın kalıbıydı demişti, kendisi. Hikayen ne olursa olsun, o hikayeyi bu kalıbın içerisine koyduğun zaman Yeşilçam'ın altın döneminin hikayesini yakalarsın demişti, bana.
Michael Mann'in “Hit” diye bir filmi vardı… Al Pacino, Robert De Niro, Tom Sizemore, vardı mesela… Bu tür şeyleri çok seviyorum ben. Herkesin bir hikayesinin olmasını seviyorum. Ben özneyi seviyorum, nesneyi değil. Bir kahramanı nesnelleştirecek her türlü şeyden kaçıyorum. Çünkü o zaman gerçekten ben bir dram filmi yapıyorum. Ancak bu dramı yaparken, Campbell'in kahramanları gibi, sonsuz yolculuğundaki hikayesinde anlattığı türde bir trajediyi taşıyamazsam, bu dramın altında kalırım ben.
Bu filmle birlikte birçok hikayeyi bir araya getirmeye çalışan bir şey yapmaya çalışıyorum. Ve bu inanın çok zor bir nokta. Ancak ne var ki benim de en çok istediğim bir nokta. Bunun duygu dünyasıyla çok uğraştım.
Bu film, çocukluğundan beri bir adaya gitmek isteyen bir insanın tutkusu… Hayatı depremden sonra tamamen değişmiş, o yarılmadan, o hikayeden sonra kaybolmuş hayatların içerisinde, o taşra hikayesi arasında sıkışan hayatlar, tutkular, Sakaryaspor amigosu olmak isteyen birinin hikayesi…
Ebru Altın: Senaryoyu yazarken oyuncuları daha önceden kafanızda belirlemiş miydiniz yoksa daha sonradan mı şekillendi oyuncu kriterleri?
Ertekin Akıpınar: Bir arkadaşımın söylediği çok güzel bir laf vardı. “Gerçek bir karakteri oynamak kadar, hayatta zor bir şey yok” demişti arkadaşım. Mesela Cem Davran ile ilgili şöyle bir şey söyleyebilirim. O senaryoyu yavaş yavaş oluşturduğum zaman, Cem Davran'ı `Balalayka' isimli bir filmde izlemiştim. Orada sergilediği performansında dikkatimi çeken bir sahnesi vardı. O anda, aradığım yüz bu dedim. Cem'e (Davran) de bunu söyledim zaten, yüzündeki o hüzne talibim, diye…
Ebru Altın: Ya diğer oyuncularla…?
Ertekin Akpınar: Diğer oyuncularda da mesela filmimizde oynayan İrfan karakterini canlandıran Hakan Meriçler benim 20 yıllık arkadaşım. 1989 yılında öğrenciyken tanımıştım kendisini. Ben sinema bölümünde okurken o da tiyatro bölümünde okuyordu. O dönemde çektiğim kısa filmlerimde oynamışlığı da vardı.
Filmin diğer oyuncularından Nail Kırmızıgül ile oturup konuşurken, kendisi orada bir şey yaptı ve o yaptığı şey, beni o metnin en derinine götürdü. Ben oyuncularımın bir parça da olsa ruhlarını istedim kendilerinden. Ve onlar da bana o ruhlarını tereddütsüz teslim ettiler.
Bir başka örnek vermem gerekirse eğer Macit ağabey, benim 10 - 15 yıllık dostum, arkadaşım, ağabeyim… Macit ağabeye yıllarca bu hikayeyi anlattım ama Macit ağabeye sen bu'sun demedim. Kendisine de senaryoyu çekimlerden 5 gün önce gönderdim.
Ebru Altın: 5 gün önce…?
Ertekin Akpınar: Evet, çekimlerden 5 gün önce gönderdim. Çünkü Macit ağabey oydu aslında ve ben onun o kadar farkındaydım ki, bir parça evet şaşıracaktı okuduğu zaman, beni aradığı zamanki tepkisini, ifadesini çok iyi anlayabiliyorum o yüzden. Çünkü bir tarafta 15 yıllık bir konuşmuşluk var. O noktada beni çok rahatlatan şeyler var. Oyuncularla uğraşmayı çok severim. İstediklerimi oyunculardan söke söke alacağımı biliyorum sonuçta.
Ebru Altın: Şu an'a kadar çekimlerin ne kadarlık süreci tamamlandı?
Ertekin Akpınar: Filmin şu an'a kadar yüzde 20'lik kısmını bitirdik. Cem Davran ve Macit Sonkan'ın olduğu sahnelerdi bunlar…
Ebru Altın: Şimdiye kadar ki tamamlanan süreci değerlendirecek olursak eğer oyuncuların performanslarından memnun olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Ertekin Akpınar: Ortaya çıkan sonuç için, görmek istediğim filme çok yakın bir noktadayım, diyebilirim. Cem ile 1 buçuk yıldır çalışıyoruz. Kendisinin bu arada yaptığı çok güzel şeyler oldu. Cem biliyorum ki tek bir cümlenin peşinde. Aramızda böyle bir elektrik oldu kendisiyle.
Bir konuşmamız sırasında bana, “Neden Cem Davran?” diye soracaklardır sana, ne demeyi düşünüyorsun diye sormuştu. Ben de karşı cevap olarak, “Cem Davran, gerçek bir dram oyuncusudur diyeceğim”, demiştim. Türk sinemasında bu zamana kadar bu durum fark edilmediyse de eğer bu benim sorunum değil. Sonuç itibariyle Cem, her noktaya çok çabuk adapte olabilen bir oyuncu…
Ebru Altın: Çekimlerin yapıldığı bu yüzde 20'lik kısımda herhangi bir sıkıntıyla veya zorlukla karşılaştınız mı?
Ertekin Akpınar: Bilakis çok rahattım. Daha önce de kısa filmler yaptım. Duygu dünyasını çok iyi biliyorum. Beni bu noktada tedirginliğe sürükleyecek hiçbir şey yok. Ne istediğimi biliyorum çünkü.
Bunun için çok rahattım ve o rahatlık, çektiğim görüntülere, o sahnenin duygusuna da hizmet ettiği duygusunu düşünmeme yol açıyor. Oyuncularla prova yaparken, sahneleri çekerken sonuçta benim ne istediğimi çok iyi biliyorlardı. Bunlar bir araya geldiği zaman, perdede yansımasını gördüğümde hiçbir problem olmadı açıkçası.
Ebru Altın: Film, her ne kadar deprem filmi olarak lanse edilmiş olsa da bu bir deprem filmi değil. Deprem öğesini sadece filmin çıkış noktası olarak kullanıyorsunuz değil mi?
Ertekin Akpınar: Evet aynen öyle. Çünkü ben, depremi anlatmıyorum. Aksine bugünün hikayesini, o yarılmadaki travmayı anlatıyorum. O travmalardaki değişmiş hayatları, tutkuları, kaybolan geleceği arıyorum aslında. Deprem fonda olan bir şey. 17 Ağustos'ta gittiğiniz zaman o güne dair bir şey görmek istemiyorlar ama herkesin o güne dair bir hikayesi de mevcut.
Ben onu bir fonda bırakıp, bugünün hikayesini, bugünün konumunu anlatıyorum. Ne oldu da bu insanların hücrelerine sirayet etti, ne oldu da bunlar bir gelecek sorunu yaşamadan gidiyorlar. Bunun gibi temel şeyler yani…
Ebru Altın: Filmin ismi “Melekler ve Kumarbazlar”… İsim itibariyle ilk etapta bizde geçtiğimiz haftalarda gösterime giren “Melekler ve Şeytanlar” adlı filmin ismini çağrıştırdı. Filmin ismi neden “Melekler ve Kumarbazlar”? Bunun sizin için özel bir nedeni bulunmakta mı?
Ertekin Akpınar: 4 Buçuk yılda bu senaryonun 18. versiyonunu yazdım. Onun öncesinde insanlarla konuşmuşluğum var. Melekler ve Kumarbazlar da aslında melek gibi insanlar var. Bunlar benim arkadaşlarım, dostlarım, sokakta oyun oynadığım, Sakaryaspor'ın bir maçına gittiğim, Adapazarı'nda beraber film izlediğim insanlardı.
Masumiyetin yitirilişi, çocukluk gibi bir an'ın elden kaçması - ki evet, öyle olmadığını - şimdi görüyorum. Mesela karakterlerden Metin'in bambaşka bir hikayesi var. Gündüz kahve işletip akşam burasını kumarhaneye çeviren bir adam. Çocukluğunda Cüneyt Arkın filmi izleyip, beraber yürüyen, akşam da perdesini kapatıp, kumar oynatan bir adam…
Ebru Altın: O halde kumarbazlar noktasındaki kavramın buradan yola çıkarak geldiğini söyleyebiliriz…
Ertekin Akpınar: Evet, bunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Artık sordukları bir soru, beklentileri yok. Taşrada bir şeyi tartışmak çok önemli bir şeydir. Bir şeyi sorgulamak yok şu anda. Bu süreç içerisinde gidip gelirken, gözlemleyip içimi acıtan bir durumdu aslında bu. Mesela “Alageyik” isminde bir film izlemiştim. Sessizce hiç konuşamadığımız bir an vardı. Cüneyt Arkın, at tepesinde vs… Geçmişe dair hatırladığım her şeyde tartışma var. Şimdi yok…
Ebru Altın: Kısa cümleler…
Ertekin Akpınar: Evet, kısa cümleler… Ve bu benim canımı çok acıtan bir şey…
Ebru Altın: Bu da belli bir zamandan sonra ifadesizliği beraberliğinde getiriyor aslında…
Ertekin Akpınar: Evet, çünkü arka tarafta şunu biliyorsun. Hepimizin hayatında aslında çözemediği bir sırrın sıkıntısı var. Yani neden böyle oldu, neden bu hayat bizim elimizden kayıp gitti… Kaybettik artık. O yüzden Metin, Şehsuvar artık hiçbir zaman öyle bakamayacaklar. Birbirimize baktığımızda hiçbir zaman eskisi gibi hissetmeyeceğimizi düşündüm. Bu noktadan itibaren de bu senaryoyu yazmaya başladım zaten.
Ebru Altın: Filmin vizyona giriş tarihi için ne düşünüyorsunuz? 2009 sonuna yetişir mi yoksa direkt 2010 yılına sarkar mı?
Ertekin Akpınar: Filmin dağıtımını Özen Film yapacak. Yapımcılığını Burak Saraçoğlu yapıyor. Dolayısıyla vizyona giriş tarihiyle ilgili olarak dağıtımcı firmayla kendisi konuşarak, uygun bir tarih aralığı belirleyeceklerdir.
Ebru Altın: Peki festivaller…?
Ertekin Akpınar: Özellikle yurtdışındaki festivalleri çok önemsiyorum. İnsanın kendisiyle ilgili bir hikaye oluşturdum. Bu nedenle bunun çok evrensel bir tema olduğunu düşünüyorum.
Ebru Altın: Bütün festivallere katılmayı düşünüyor musunuz?
Ertekin Akpınar: Aşağı yukarı, birçok ülkedeki festivallere katılmayı istiyorum. Tabii ki o film bitince, zaten bununla ilgili plan program yapılıyor, festival tarihleriyle ilgili… Bazı festivallere girdiğinizde bazılarına katılma şansını kaybediyorsunuz. Onlarında kendilerine göre prosedürleri var. New York'ta yönetmenlerin ilk ve dünyanın prestijli sayılabilecek festivallerine katılmayı çok istiyorum.
Ebru Altın: Size göre bir film, kişide hangi duyguları uyandırmalı?
Ertekin Akpınar: Bir boksör maça çıktığı zaman ya sayıyla ya da nakavtla o maçı kazanır. Ben bu film için şunu düşünüyorum. Bu film sayıyla değil, nakavtla kazanılacak bir çalışma. Bu insanların hayatları da öyle… Hayatım kitap okuyarak geçiyor. Coppola'nın filmlerini çok seviyorum. Kendimi hep o dünyalara yakın gördüm. Beni duvara çivi gibi çakan filmleri çok seviyorum.
Ebru Altın: Bir değerlendirme yapacak olursak eğer sizin tercihiniz Hollywood mu, yoksa Avrupa sinemasından mı yana olur? Hangisi daha ağır basıyor?
Ertekin Akpınar: Bir kere İtalyan sinemasını çok seviyorum. Çok yakın görüyorum kendime, İtalyan sinemasını. Sonrasında bağımsız sinemayı çok seviyorum. John Cassavetes'i ilgiyle izliyorum. Ama ne var ki Bağımsız Amerikan sineması bana daha yakın geliyor. Leos Carax'ın `Köprü Üstü Aşıkları' isimli çalışmasını örnek olarak gösterebilirim.
Ebru Altın: Peki Fransız sineması… Onun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Fransız yeni romanını sevmiyorum ama Goda'ya hayranım mesela… Truffaut'yu da tabii ki öyle… Çok büyük bir hayranlıkla bakıyorum o sinemaya. Ama çok böyle budur, budur diyebileceğim bir noktada değil. Dediğim gibi yönetmen sinemasını seviyorum ben daha çok.
Ömer Kavur'un filmlerine büyük bir tutkuyla bakıyorum mesela… Ne zaman kendimi kötü hissetsem bir Ömer Kavur filmi izlerim. Kendisiyle yaptığım bir görüşmede, film çektiğiniz mekanlara bir daha geri döndünüz mü diye, sormuştum. Bunun benim için açıklanabilen bir yanı yok. Çünkü her film, bitmiş bir aşk gibidir şeklinde bir cevap vermişti bana, o zaman.
Ebru Altın: Siz bu fikre ne kadar katılıyorsunuz peki?
Ertekin Akpınar: Çok katılıyorum. Çünkü yürüdüğüm yolları görüyorum. Aslında hepimiz biraz da hayallerimizin kurbanlarıyız…
Ebru Altın: Türk sinemasının son dönemdeki durumu için nasıl bir değerlendirme yapıyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Türk sinemasını çok seviyorum. Halit Refiğ ile başlayan o sürece hayranlıkla bakıyorum. Hayatımdaki en önemli aktrist ve aktörler Neriman Köksal, Adile Naşit, Münir Özkul, Önder Soner, Erol Taş vb…
Ebru Altın: Yeşilçam'a damgasını vurmuş, her biri eşsiz oyuncu…
Ertekin Akpınar: Aynen öyle… Onlar benim kahramanlarım. Her zaman gıpta ettim onlara. Bana çok şey ifade ettiler çünkü…
Türk sineması dediğim noktada ise çok büyük emekler gördüğümü söyleyebilirim. Bir film yapmak, bir dünya oluşturup - ortaya çıkarmak çok zor bir durum gerçekten. O filmi yaparken oynayanlar, çalışanlar, hepsi birer kahraman… Türk sinemasına hizmet eden herkese hayranım. Eski aksiyonlar falan bana acayip geliyor. Öztürk Serengil'in, Sadri Alışık'ın bütün bir ömrünü burada geçirmesine şaşıyorum.
Ebru Altın: Peki, son dönemde başarılı bulduğunuz oyuncular kimler?
Ertekin Akpınar: Tabii ki çıkan yeni yüzler de var. Çok fazlasını sayabilirim ama bu senaryoyu yazdığım zaman hep şunu söyledim kendime… Sıradan insanlardan kahramanlar yaratacak ve onlarla savaşacaksın. Bunu kendi içimde çok tartıştım. Yapımcım Burak Saraçoğlu ile de çok konuştuk.
Ebru Altın: İsim vermemenizi anlayabiliyoruz tabii ki.. Ama bu noktada merak ettiğim bir şey var. Ertekin Akpınar olarak benim oyunculuk kriterlerimde şunlar olmalı dediğiniz özellikler neler, bizimle paylaşır mısınız?
Ertekin Akpınar: Oyuncu seçiminde benim kıstasım şudur. Senaryomun duygu dünyasına nasıl eşlik edebilir noktasındayım daha çok... Söz konusu karaktere o oyuncu nasıl hizmet edecek tarzında kıstaslarım var.
Açık konuşmam gerekirse eğer oyuncuyla uğraşmayı, onlarla zaman geçirmeyi çok severim. Senaryoya dokunmadan oyuncunun reel hayattaki yalnızlığı ile buradaki yalnızlığı ne kadar birbiriyle örtüşüyor veya hizmet ediyor onlara bakarım. Oyunculuk anlamında birlikte çalıştığım kişilerin yaptıklarını - tabii ki bu daha önceki çalışmalarından ibarettir, özel yaşamı beni ilgilendirmez kesinlikle - bilmem gerektiğini düşünür ve ona göre incelerim.
Kısaca oyuncunun hangi metinde nasıl sıçramalar yaptığı, şu karakter şuraya oturuyor, beden dili tonlaması bu şeklindeki durumları beni her şeyden çok ilgilendirir.
Ebru Altın: Sizin filminizde dört yakın arkadaşın hikayesi anlatılıyor. Ama kadın oyuncu isimleri şu an'a kadar hiç geçmedi. Kadın oyuncu olarak kimleri düşünüyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Senaryoyu yazarken, erkek oyuncuları biliyordum ama bir tek onlar benim onları seçtiğimi bilmiyorlardı. Kadın oyuncu konusu da - olması gerektiği için değil - onlar orada varlar zaten. Zeynep, Aydan, Aysun… Hepsi çok önemli…
Ebru Altın: Rolleri canlandıracak oyuncular belirlendi mi peki?
Ertekin Akpınar: Senaryoyu çok fazla dışarı vermeyen birisiyim aslında… İrem Altuğ'un yaptığı çalışmaları izledikten sonra kendisiyle oturup, konuştuk. Onda var olan o sessizliğin arkasında yatan şeyi keşfettim.
Karşı karşıya kaldığımız zamanda senaryoyu okumak için sergilediği tavrı beni çok etkiledi. Erkeklerin dünyasında çok gezindim ama kadınların içinde hiç gezinmedim. Bana o noktada, çok doğru sorular sorarak Zeynep karakteri için aradığım ismin aslında kendisini olduğunu bana gösterdi. Çok rahatım o noktada. Metnin üzerinden geçtik, sorularını bana gönderdi. Bunu neden yapmıyor, şu nedir vs. gibi… Bana soru soran oyuncuları çok seviyorum.
İrem Altuğ'un, Zeynep karakterine karşı yaptığı itirazlar da dolayısıyla beni çok mutlu etti. Bu nedenle Zeynep noktasında, İrem Altuğ ile hem fikir olmamızdan dolayı çok doğru bir tercih oldu açıkçası.
Ebru Altın: Ya diğer oyuncular…?
Ertekin Akpınar: Diğer oyuncular içinde kısaca sürpriz diyelim…
Ebru Altın: Bildiğimiz kadarıyla daha önce yayınlanmış iki adet kitabınız bulunmakta. Film çekimlerinden fırsat bulup, yazdığınız yeni bir kitap çalışmanız bulunmakta mı?
Ertekin Akpınar: Evet, var… J
Ebru Altın: Yeni projeleriniz arasında kabul edebiliriz o halde bunu?
Ertekin Akpınar: Evet, edebiliriz. Aslında ne kadar uzun derseniz, 11 yıldır uğraştığım bir romandı bu. Bazı akşamlar, kendime çok kızdığım anlarda silip attığım, sonra en baştan tekrar yazmaya başladığım bir çalışma...
Ebru Altın: İsim için ne düşünüyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Romanımın adını “Hileli Deste” olarak düşünüyorum.
Ebru Altın: Neyi anlatıyor?
Ertekin Akpınar: Bir intikam, geri dönüş hikayesi…
Ebru Altın: İntikam kimden alınıyor peki? Bir sevgiliden alınan intikam mı, yoksa geçmişten alınan intikam mı?
Ertekin Akpınar: Geçmişten alınan bir intikam… Hatta kitap şöyle bir cümle ile başlıyor. “Bütün düşmanları mahvedeceğim ama hepsini astıktan sonra…” Birinin geri dönüşüyle başlayıp, onun yaşadığı hikayenin hesaplaştığıyla ilgili bir süreç…
Ebru Altın: Ne zaman tamamlamayı düşünüyorsunuz?
Ertekin Akpınar: Aslında bitti, bir kenarda duruyor. Bazı zamanlar, bazı anları beklerler. O yüzden şimdilik orada duruyor. Yazdıklarımla çok çabuk vedalaşamıyorum. Vedalaşma anları genellikle hayatımda en kötü hissettiğim anlar oluyor. Çünkü artık senden çıkıyor ve başka bir dünyaya doğru yolculuğa çıkıyor. Bu duyguyu yaşamak, bu duyguyla yaşama isteği bambaşka bir şey benim için.
Ebru Altın: Edebiyat mı, yoksa sinema mı?
Ertekin Akpınar: Her ikisi de… Herhangi bir ayrım yapamıyorum. Her ikisini de karşılıksız sevdim. Bir parça nefes aldığım şeylere tekabül ediyor. O benim her şeyim aslında. Hayatta böyle şeylere çok az sahip oldum. Onun çıkıp bambaşka yerlerde yıpratılması çok canımı acıtır. Muhtemelen bu aralar vedalaşacağım bununla da..
Ebru Altın: İnsanlar neden Melekler ve Kumarbazlar'a gitsinler?
Ertekin Akpınar: Bunu hiç düşünmedim. Asla şu insanı da filme getireyim tarzında bir kaygım yok.
Ebru Altın: Ama bir mesajı vardır mutlaka, çok ince bir noktada gizlenip kalan. İnsanlara o noktayı aşılamak veya vermek istersiniz. Sadece olay görüntüden ibaret ya da bir hikayeden ibaret değil. İzleyici açısından değerlendirdiğimizde kişi filmden çıktıktan sonra “aa işte bak gördün mü, şurada da şöyle olmuş, bu olay karşısında verilen hayat mesajı buymuş” tarzında. Aslında merak ettiğim şey kısaca şu… Seyirci bu filmden nasıl bir mesajla ayrılacak?
Ertekin Akpınar: Atilla İlhan'ın romanlarında şöyle bir şey var. Ben bunları bir aynanın içerisinde gördüm. Bu noktada izleyici şunun için gitmeli noktasında değilim kesinlikle. Benim derdim şu… Ben bir şeyi hayal ettim ve hayatımın yarısını beklemekle geçirdim. 4 buçuk yıl yazarak zaman geçirdim. Zaman zaman sıkıntılı, zaman zaman da keyifli, huzurlu… Böyle bir yolculuk yaptığım için çok rahatım.
Geriye dönüp baktığımda geçmişe dair biriktirdiğim her şeyle karşı karşıya kalmak istiyorum. Buradan tek bir mesaj vermek istiyorum noktasında değilim. Onların isteyeceği ve karar vereceği bir şey bu…
Asla gişe kaygım yok. Bu filme şu kadar insan gelmeli noktasında da değilim kesinlikle. Kendini ifade edebilme hali daha çok ilgilendiriyor beni. İfadesizlik durumu, boğuk ruh hali ilgilendiriyor. Çünkü ben o duyguyu çok yaşadım.
Ebru Altın: Sinema sektöründe yer alan veya almak adına çaba sarfeden kişilere nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Ertekin Akpınar: Bu işi yapmak için şunu, şunu yap demek, bana ters gelen şeyler… Sadece istemek…
Ebru Altın: Sinema öğrencileri peki? Geleceğin yeni yönetmen adaylarına nelerden esinlenmelerini tavsiye edersiniz?
Ertekin Akpınar: Türk edebiyatı bu açıdan inanılmaz zengin. Edebiyatın içerisinde yaşayan en büyük ozan Yaşar Kemal var. Romanında mesela şöyle bir cümleyle başlıyor. “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…”
Ebru Altın: O açıdan zengin bir kaynağa sahibiz zaten…
Ertekin Akpınar: Sonrasında çok film izlemek gerekiyor. Sinema okurken arkadaşlarımızla yarış yapardık. Arka arkaya en çok kaç film seyredebiliriz diye…
Ebru Altın: Sizin rekorunuz nedir peki?
Ertekin Akpınar: 13 tane arka arkaya film izlediğimiz zamanlar olurdu J
Ebru Altın: Bize ayırdığınız zaman ve verdiğiniz samimi yanıtlardan ötürü çok teşekkür ederiz.
Ertekin Akpınar: Ben teşekkür ederim…
|
Ertekin Akpınar
|
RSS ve XML Servislerimiz
|
|||||||