|
Son Ültimatom - The Bourne Ultimatum
|
||||||
Yönetmen Paul Greengrass
Oyuncular Matt Damon, Julia Stiles, Joan Allen, David Strathairn, Scott Glenn, Paddy Considine, Edgar Ramirez, Albert Finney
Senaryo Tony Gilroy, Scott Z. Burns
Yapımcılar Doug Liman, Jeffrey M. Weiner , Henry Morrison
Görüntü Yönetmeni Oliver Wood
Prodüksiyon Tasarımı Peter Wenham
Kostüm Tasarımı Shay Cunliffe
Kurgu Christopher Rouse
Özgün Müzik John Powell
Yapımcı Stüdyo Universal Pictures
Türkiye Dağıtımı UIP Filmcilik
Gösterim Tarihi 12 Ekim 2007
|
|||||||
Son Ültimatom - The Bourne Ultimatum
Facebook'ta Paylaş.
|
|||||||
Herşeyi hatırla. Hiçbir şeyi unutma.
“İlk iki film, gücünü `Ben kimim? Kız arkadaşımı kim öldürdü?” gibi sorulardan almıştı. Bourne'un ilk iki filmde aldığı cevaplar tatmin ediciydi ama tam değildi. Üçüncü filmin cevapları baz alması gerekiyordu. Filmin sonlarına doğru Jason Bourne'un nasıl Jason Bourne olduğunu anlayacaksınız.” ---Yönetmen Paul Greengrass
2002'de gösterime giren “The Bourne Identity”de kim olduğunu keşfetmeye çabaladı. 2004'te çekilen devam filmi “The Bourne Supremacy”de kendisine yapılan kötülükler için intikam almaya kalkıştı. Şimdi o evine geri dönüyor ve izini sürenlere söyleyecek üç kelimesi var: “Artık herşeyi hatırlıyorum.”
Bourne serisinin üçüncü bölümü “The Bourne Ultimatum”da Matt Damon, eğitimli suikastçi Jason Bourne rolüne geri döndü. Serinin ilk iki bölümü olan “The Bourne Identity” ve “The Bourne Supremacy”nin dünya çapında gişe hasılatı 500 milyon doları geçerken sadece Kuzey Amerika'daki DVD satışları 20 milyonu bulmuştu. Oscar adayı yönetmen Paul Greengrass'in imzasını attığı üçüncü bölümde yine dünyanın çeşitli ülkelerinde gelişen soluk kesici bir casusluk/gerilim filmine tanık olacağız. Kahramanımız Jason Bourne filmin her sahnesinde takipçilerinin bir adım önünde olmanın mücadelesini verecek.
“The Bourne Ultimatum”da Bourne'u vatanı ve geçmişi olmayan bir adam olarak yaşamını sürdürürken buluruz. Kimliğini dahi hatırlamadığı birileri tarafından çok sıkı bir eğitimden geçirilen Bourne, son derece sofistike bir silaha dönüştürülmüş; CIA'in yakalamaya çalıştığı en zor hedef haline gelmiştir. Birkaç yıl önce Akdeniz'de, İtalya açıklarında karaya vurmuş halde baygın bulunduğundan bu yana aslında kim olduğunu; öldürmeyi kimlerden öğrendiğini bulmanın arayışı içerisindedir.
Sevgilisi Marie'nin bir suikastçinin kurşunlarına hedef olarak öldüğü günden bu yana Bourne'un tek isteği intikam almaktır. Amacına ulaştıktan sonra sonsuza dek ortadan kaybolacak, kendisinden çalınan hayatını unutacaktır. Ancak bir Londra gazetesinin birinci sayfasında kendisiyle ilgili çıkan haberle birlikte umutları sona erer. Yeniden boy hedefi haline gelmiştir.
Süper suikastçi Jason Bourne'u yaratan Treadstone adlı çok gizli askeri program artık devre dışıdır. Ancak o program yerine hükümetin artık devreden çıkarttığı programın yerine Savunma Bakanlığının Blackbriar adlı programının yeniden tasarlanmasıyla yeni kuşak eğitimli katiller üretmek üretilmeye başlanmıştır. Programı yaratanlara göre Jason Bourne, mutlaka safdışı edilmesi gereken 30 milyon dolarlık bir hata ve büyük bir tehdittir. Bourne'a göre ise peşindekiler, unutmaya çalıştığı eski yaşamıyla arasındaki tek bağlantıdır.
Bourne artık yolun sonuna ulaşmıştır. Bu kez eski efendilerinin boş vaatlerine inanarak durmaya hiç niyeti yoktur. Kaybedeceği hiçbir şey kalmadığı için aldığı eğitimin her nüansını kullanacak; son noktayı koyarak herşeyi bitirecektir.
Bu uğurda çıktığı yolculuk onu Moskova'dan Paris'e, Madrid'e, Londra'ya ve Tanca'ya götürür. Attığı her adımda karşısına çıkan Blackbriar ve federal ajanlarıyla yerel polisleri safdışı edebilmek için zekice manevralara başvurmak zorundadır. Tek isteği aklını kurcalayan soruların yanıtını bir an önce bulabilmektir. Bourne'un çıktığı bu yolculuk onu herşeyin başladığı ve sona ermesi gereken yere, New York sokaklarına yönlendirecektir.
Universal Pictures'ın sunduğu “The Bourne Ultimatum - Son Ültimatom”un yönetmenliğini Paul Greenglass üstlendi. Robert Ludlum'un çok satan klasik casusluk serisinden uyarlanan filmin senaryosunu Tony Gilroy, Scott Z. Burns ve George Nolfi yazdılar. Yapımcılığını Frank Marshall, Patrick Crowley ve Paul L. Sandberg gerçekleştirdi.
İlk iki filmde Jason Bourne karakterini canlandıran Matt Damon'un üçüncü kez dönüş yaptığı filmde çelişkilerle dolu kadın ajan Nicky Parsons rolünü Julia Stiles: CIA dedektifi Pamela Landy rolünü üç kez Oscar adayı Joan Allen bir kez daha tekrarladılar.
Üçüncü filme yeni katılan oyuncular ise, Blackbriar programının yöneticisi Noah Vosen rolünde David Strathairn; Blackbriar olayının perde arkasını çözmeye kararlı İngiliz gazeteci Simon Ross rolünde Paddy Considine; Bourne'un her an ensesinde olan öldürücü dedektif Paz rolünde Edgar Ramirez; Dr. Albert Hirsch rolünde beş kez Oscar adayı aktör Albert Finney oldular.
Jason Bourne Eve Dönüyor: Bourne Ultimatomu Veriliyor
İzleyiciler son beş yıldır Bourne'un tehlikelerle dolu yolculuğunu istekle takip ettiler. 2002 yılında “The Bourne Identity” gösterime girdiğinde izleyiciler filmin, aksiyon-casusluk filmleri türüne yeni milenyuma uygun farklı postmillenial yaklaşım getiren bağımsız vizyonunu sevmişlerdi.
“İnsanların o filmi çok yeni, canlı ve zinde bulması beni şaşırtmıştı. Bekledikleri aksiyon filmi öyle değildi çünkü. Sanırım o kadar cesur bir film beklemiyorlardı. Öykü anlatımıyla, çekim tarzıyla ve Matt Damon'un kusursuz oyunuyla çok farklı bir filmle karşılaştılar” diyor yapımcı Frank Marshall…
Serinin ikinci filmi olan “The Bourne Supremacy”nin yönetimi, özellikle “Bloody Sunday” ve “Ornagh” gibi çalışmalarıyla hem izleyicinin hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanan İngiliz yönetmen Paul Greengrass'a verildi. Büyük bütçeli film yapımına alışkın olmadığı halde portatif kameralar kullanmak suretiyle kendi imzasını atmayı başardı. Ayrıca hükümetin gizli programına karşı mücadele vermeye çalışan bir adamın yaşadıklarını anlatan filme adeta ışık hızında kurgu yaparak farklı boyut getirdi.
“The Bourne Supremacy”i yönettikten sonra Greengrass'ın şansı iyice açıldı. 2006 yılında “United 93”e imzasını attı. 11 Eylül 2001 günü Amerikan topraklarına düzenlenen büyük terörist saldırıda kaçırılan dördüncü uçakta bulunan yolcular, mürettebat ve ailelerinin öyküsünü anlatan “United 93” ile en iyi yönetmen kategorisinde ilk Oscar adaylığını kazandı.
Üçüncü Bourne filmi “The Bourne Ultimatum” ile seriye geri dönen Paul Greengrass, neden geri döndüğünü şu sözlerle açıklıyor:
“Bourne gerçek dünyada yaşayan ama mistik takip altında olan gerçek bir insandır. Bence bu serinin en harika yanı muhalif bir öykü yapısına sahip olmasıdır. Bourne bir katil midir, yoksa zorla katil yapılmış bir insan mıdır? Bu sorunun yanıtını ararken Bourne'un aslında bizlerden birisi olduğu ve `onlardan' kaçmaya çalıştığı duygusuna kapılırız. O da cevapları bulmaya çalışır ve onlara kesinlikle güvenmez. Çünkü peşindekiler kötüdür, sistem çürüyüp yozlaşmıştır. Bu türden heyecanları son derece çağdaş bir arka planda anlatmak eğlenceli olacağı için serinin üçüncü filmini de aldım.”
Bourne serisinin üçüncü filmi elbette Matt Damon'suz olmazdı. Oscar ödüllü genç aktör, serinin üçüncü filminin yönetmenlik koltuğunda yine Greengrass'in oturması karşısında heyecan duyduğunu belirterek, “Paul Greengrass günümüzün en büyük yönetmenlerinden birisidir. Tarzı bu tür filmlere uygun düşen gerçek bir öyküleyicidir. Asla teatrik yaklaşım sergilemez. Öyle bir çekim tarzı vardır ki, filmin her karesinde Greengrass'in dürüstlüğünü hissedersiniz” diyor.
Yapımcı Frank Marshall ise, Matt Damon'un ortaya koyduğu oyun tarzının Robert Ludlum'un klasik casus romanlarındaki kahramanla aynı nitelikleri taşıdığına dikkat çekerek şunları söylüyor:
“Robert Ludlum o kitapları yazarken ne yapmak istediyse Matt hepsini karşılayan bir aktördür. Örneğin eğitimli bir suikastçi olduğu halde filmin hiçbir yerinde suikastçiye benzemez. İçerisinde yaşadığımız çağdaş dünyaya adeta görünmez şekilde sızma yeteneğine sahip olan çağdaş bir erkektir. Zaten Ludlum'un çizdiği karakter de tam olarak buydu.
Tony Gilroy'un “The Bourne Ultimatum” için yazdığı senaryo, daha önceki iki filmde olduğu gibi Robert Ludlum'un Soğuk Savaş döneminde yazmış olduğu romanındaki tarihsel öğelerden derlendi. Soğuk Savaş dönemi artık bittiği için izleyicinin o dönemin koşullarını tam anlayamaması riski vardı. Ancak Ludlum'un komplolar ve gizli hükümet programlarıyla bezediği temalarının günümüz için de geçerli olması ve evrensel nitelikler taşıması nedeniyle böyle bir risk oluşmadı.
Çok satan casusluk kitaplarına imzasını atan Robert Ludlum'un en gizli hükümet programlarını dahi bu kadar iyi tanıması karşısında CIA içerisinden birtakım bağlantıları olduğundan, öykülerindeki yüksek düzeyli inanırlığı sağlamak için CIA'den yardım aldığından kuşkulanıyordu.
Serinin üçüncü filmine geri dönen Paul Greengrass, sadece yüksek teknolojiye dayalı istihbarat ve çarpıcı aksiyon sahnelerine yer vermekle kalmayıp başroldeki Bourne karakterinin dolaştığı ülke sayısını da genişletti. Zaten bir Bourne filminde izleyicinin değişik ülkelere götürülmemesi söz konusu olamazdı. Bu düşünce doğrultusunda hareket eden Greengrass, Londra'dan Madrid'e ve Tanca'ya: Paris'ten Moskova ve New York'a kadar çok çeşitli kentlerde çekim yaptı.
Greengrass bu kentleri neden seçtiğini anlatırken, “Üçüncü filmde de çağdaş arka planlar olsun istedim. Londra, Madrid ve New York'a yer verme fikri buradan doğdu. Yeni bölümde çok az sayıda Moskova sahnesi vardır. Tanca sahneleri ise epeyce fazladır. Tüm Bourne filmleri sadece arayış değil, aynı zamanda yolculuk filmleridir” diyor.
Ben Kimim?: Casuslar ve Vatan Hainleri Seçiliyor
Komuta zinciri artık yoktur ama Treadstone programının hedefleri bir seviye yükseltilerek Blackbriar programına dönüştürülmüştür. 11 Eylül sonrasını yaşayan dünyamızda artık her şeyin daha gizli ve daha sofistike olması gerekmektedir. Yönetmen Greengrass'ın deyimiyle günümüzde artık kötü insanlar değil, tek bir kötü sistem vardır. Böyle bir dünyada ya ışığa doğru yürüyen bir kahraman olursunuz, ya da yozlaşıp çürümüş bir sistemin kurbanı olursunuz.
“The Bourne Ultimatum”da Matt Damon'un yanı sıra daha önceki iki filmde oynamış olan iki kadın oyuncu da rollerine geri döndü. Joan Allen, casus avcısı CIA ajanı Pamela Landy rolünü üstlendi. Serinin favori kadın oyuncularından Julia Stiles da, Bourne'un Madrid'e girişiyle birlikte o kentte görev yapmaya başlayan kadın ajan Nicolette “Nicky” Parsons rolünü aldı.
Bourne'un yeniden ortaya çıkması üzerine Pamela Landy'e yardımcı olan CIA ajanı Noah Vosen rolünde ise Oscar adayı deneyimli aktör David Strathairn kamera karşısına geçti.
Casus avcısı Pamela Landy rolünde kamera karşısına geçen Joan Allen, portresini çizdiği karakteri şu sözlerle tanımlıyor: “Bourne'un arayışına yardımcı olmak için geri dönmüştür. Çünkü Pamela, casusluk konusunda Bourne'dan daha yüksek düzeyde bir uzmandır. Bourne ona esrarengiz gelmektedir. Onun başına ne geldiğinin gizemini çözmek ister. Casusluklar, yalanlar ve sırlarla dolu bir dünyanın üyesidir ama bu çerçeve içerisinde bile Pamela'nın son derece güçlü ahlaki sorumluluk duyguları vardır. Bourne'yı ele geçirmek ister. Ancak asıl amacı, Bourne'a kendini açıklama fırsatı vermektir. Başka bir deyişle mahkemeye çıkıp kendisini savunma fırsatı tanımak ister. Buna karşılık CIA ajanı Noah Vosen'in amacı her ne pahasına olursa olsun Bourne'u yok etmektir. Bu noktada Pamela Landy ile Noah Vosen'in sürekli çatışma halinde olduğunu görürüz.”
Serinin ilk filmi “Bourne Identity”de izleyiciye tanıtılan diğer kadın ajan Nicky rolünü üçüncü kez üstlenen Julia Stiles ise, oynadığı karakterle ilgili şu yorumu yapıyor:
“Nicky karakteri ilk filmde ne yaptığını tam olarak bilmeyen bir karakterdi. Şimdi artık o da bir yol ayrımındadır. Blackbriar programının devreye girmesiyle birlikte durumun daha da kötüleştiğinin bilincindedir. Bu yüzden artık o programla bağlantısı olmasını istemez. Kelimenin tam anlamıyla zor durumdadır. Hayatta kalmak ister ama çok fazla bilgi sahibi olduğu için işi zordur.”
Bourne'un peşindeki en büyük tehdit olan CIA ajanı Noah Vosen rolünde oynayan David Strathairn, “Bourne Ultimatum”un kadrosuna katılmayı çok istediğini belirterek rolünü şöyle tanımlıyor:
“Noah Vosen karakteri, Blackbriar programının üst düzey yetkililerindendir. Bu programın temel amacı, bilgi toplamak ve meydana gelen tehditlere karşı harekete geçmektir. Noah Vosen de, daha önce Treadstone programının başlattığı operasyonların çok önemli bir parçasıdır.”
CIA yöneticisi Ezra Kramer rolünde ise deneyimli aktör Scott Glenn oynadı. Filmin yapımcılarından Paul Sandberg bu karakteri şu sözlerle tanıtıyor: “Ezra Kramer, CIA bünyesinde yeni bir isimdir. Her şey onun gözünün önünde olup bitmektedir. Böyle bir rolü oynaması için hükmetme gücüne fazlasıyla sahip olan ve bu karakterin derinliğinde yatan belirsiz yapıyı başarıyla çizecek bir oyuncuya ihtiyacımız vardı. Scott Glenn bu rol için idealdi.”
Bourne serisinin olmazsa olmazlarından birisi de kötü adamlarıdır. İlk filmin kötü adamı olan Profesör rolünde Clive Owen oynamıştı. İkinci filmde ise Kirill adlı katil rolünde Karl Urban vardı. Üçüncüsünde bu görevi, Blackbriar katillerinin yeni kuşağını temsil eden Paz adlı katili canlandıran Venezuela doğumlu aktör Edgar Ramirez aldı.
“The Bourne Ultimatum”un uluslar arası isimlerden oluşan kadrosunda İngiliz gazeteci Simon Ross rolünü üstlenen Paddy Considine de vardır. Portresini çizdiği gazeteci Simon Ross, CIA'in büro şeflerinden birisinden Bourne ile ilgili istihbarat bilgisi alır. Bu bilgiyi takip ederek CIA'in gizli faaliyetlerine ulaşarak Blackblair programının varlığından haberdar olur. Ancak iddialı bir haber yapayım derken istediğinden daha fazlasını bulmuştur. O da program konusunda bilgi sahibi olduğu için artık ölüm kalım mücadelesi vermek zorundadır.
Gazeteci Simon Ross'un haber kaynağı olan CIA büro şefi Neal Daniels rolünde Colin Stinton kamera karşısına geçti. Bu karakterin özelliklerini kendisinden dinleyelim:
“Neal Daniels öncelikle Bourne'u, bağlantılı olduğu ajanlardan Dr. Albert Hirsch'e (Albert Finney) yönlendirir. Doktorla tanışmasından itibaren Bourne'un beyninde hatırlamadığı günlere dair kör noktalar harekete geçmeye başlar. Artık Treadstone programına katılmadan önceki günlerine ait eski anıları uyanmaya başlamıştır.”
Bundan sonrasını yapımcı Sandberg şu sözlerle anlatıyor: “Bourne'un öncelikli hedefi, Fas'ın Tanca kentine giderek Daniels'i bulmaktır. Onu sorgulayacak ve program hakkında ne bildiğini öğrenmiş olacaktır. Bourne'un gerçeği öğrenmek adına çıktığı bu yolculuk, onu Londra'dan Madrid'e, oradan da Tanca'ya götürür. Tanca'ya gittiğinde bu kentin Medine adıyla bilinen meydanında çatılar üzerinde meydana gelen takip sırasında başka bir Blackbriar suikastçisi olan Desh ile karşılaşır.”
Bourne'un attığı her adım onu gerçek kimliğine yakınlaştırmaktadır. Arayışı sırasında Blackbriar programının ABD'deki merkez üssü New York kentine gider. Orası aynı zamanda Daniels'in esrarengiz işbirlikçisi Dr. Hirsch'in yaşadığı yerdir. Sonunda Dr. Hirsh'i bulan süper ajan Bourne, Treadstone programına katılmadan önceki eski kimliği olan David Webb kimliğine artık ulaşmıştır.
Bourne kimliğiyle ilgili sırların hepsi Dr. Hirsh'tedir. Nasıl bir eğitim gördüğünden başlayarak hangi aşamalardan geçtiğiyle ilgili her türlü detayı Bourne'a anlatır. Kısacası Dr. Hirsh karakteri, Bourne'un üç filmden beri peşinde koştuğu, bulmaya çalıştığı hedefidir. Artık başladığı noktaya dönmüştür.
Filmin Dünya Çapındaki Mekanları
Tanca
“The Bourne Ultimatum”un çekimlerine, Cebelitarık Boğazı'nın batı girişinde bulunan Kuzey Afrika sahillerindeki Fas'ın Tanca kentinde başlandı. Genellikle çalışan sınıftan insanların yaşadığı Tanca kenti, Akdeniz ile Atlantik Okyanusu'nun kesiştiği noktaydı.
Serinin ikinci filmi olan “The Bourne Supremacy”de, Soğuk Savaş döneminin entrikalarla dolu dünyasına Almanya'nın başkenti Berlin ev sahipliği yapmıştı. Serinin üçüncü filmi için Tanca kenti seçildi. Bu tercihin sebebi, Tanca'daki Cafe de Paris'in gizli ajanların buluşma noktası olmasıydı. Söz konusu kafeteryada kadın ajan Nicky karakterinin, Desh ile cep telefonlarını değiştirmek için beklediği sahnenin çekimleri gerçekleştirildi.
Tanca kentinin duvarlarla çevrili Medine adlı kesimi, binlerce küçük dükkanın adeta birbiri üstüne yığıldığı dar sokaklardan oluşuyordu. Yönetmen Paul Greengrass filmin en heyecan verici takip sahnelerinin bir kısmını Tanca'nın Medine adlı kesiminde yaptı.
Medine'nin aşırı kalabalık sokaklarında ve onlarca çatıda gerçekleştirilen patlama ve takip sahnelerinde aktör ve figüranlar için özel güvenlik sözleşmeleri yapıldı. Filmin Tanca sahneleriyle ilgili bitmek tükenmek bilmeyen lojistik kararların uygulanması için İngiltere'den getirilen 200 kişilik bir ekip, yerel yetkililerle yakın işbirliği yaptı.
Tanca'da karşılaşılan zorluklardan birisi de, çekimlerin Müslümanların oruç ayı olan Ramazan'a rastlamasıydı. Çekimlere katılan Arap figüranların çoğunun oruçlu olması nedeniyle gündüz saatlerinde figüran bulma zorlukları yaşandı.
Londra
Tanca'da yapılan 13 günlük çekimlerden sonra prodüksiyon ekipleri Londra'nın yolunu tuttular. Bu kentte kurulu Pinewood Stüdyoları merkez alınarak New York, Paris, Madrid, Tanca ve Berlin'le ilgili iç mekan setleri yeniden yaratıldı. Prodüksiyon tasarımcısı Wehnam yönetiminde yapılan çalışmada ayrıca hükümetin fonladığı ve kısaca CRI olarak bilinen Uluslararası Kontrol Edilebilir Kaynaklar adlı gizli kuruluşun karargahıyla ilgili setler kuruldu. Burası Blackbriar ajanlarının yönetildiği merkez olduğu için konu akışı bakımından büyük önem taşıyordu.
Pinewood Stüdyolarının dışında ayrıca Londra sokaklarında, ofis binalarında, otellerde ve metro istasyonlarında da çekim yapıldı. Filmde tren istasyonu sahneleri de önemli yer tuttu. Bourne'un Paris'teki Gare du Nord adlı tren istasyonuna girişi sahnesiyle Madrid'deki Atocha tren istasyonuna (Üç yıl önce 200 kişinin öldüğü bombalama olayının meydana geldiği istasyon) girişiyle ilgili sahneler bunun örnekleriydi. Ancak tren sahnelerinde başrolü Londra'daki Waterloo İstasyonu oynadı.
Paris, Madrid ve Berlin
Paris'teki çekimlerin merkez üssü Gare du Nord adlı tren istasyonuydu. Burada Bourne'un, Marie'nin ağabeyi Martin Kreutz ile karşılaşıp ona kız kardeşinin öldüğünü bildirmeye hazırlandığı duygusal açıdan zor sahnenin çekimleri gerçekleştirildi.
Bourne'un çıktığı arayış yolculuğu onu İspanya'nın başkenti Madrid'e de götürüyor; bu kentte geçmişiyle tek bağlantısı olan CIA büro şefi Neal Daniels ile buluşuyordu. Bourne karakterinin, Daniels'in yüksek güvenlikle korunan evini aradığı sahneler, Madrid kentinin dar sokaklarında, geniş meydanlarında, kafeterya ve rezidanslarında gerçekleştirildi.
Son olarak da filmde Moskova'nın yerini tutan Berlin'de bazı çekimler yapıldı. Bir önceki film olan “Bourne Supremacy”nin final sahnesi Berlin'de çekildiği için süreklilik açısından yeniden gidilmesine gerek duyuldu. Berlin kentinde tercih edilen mekanlar, Vereinten Nationen Meydanı ile Lichtenberg Tren İstasyonu oldu.
****
Hayatının dört yılını verdiği “Bourne” serisinin tutkuyla bağlandığı bir proje olduğunu belirten yönetmen Paul Greengrass'ın filmle ilgili son sözleri şöyle:
“Bourne filmleri, casusluk filmleri türüne daha hümanist ve gerçekçi duygular getiren, adeta türü yeniden tanımlayan filmlerdir. Öyküye eşlik eden bu nitelikleri filmin her karesinde görebilirsiniz. Her şeyin tam karşınızda olup bittiği duygusunu verir. Bu nedenle adeta bir canlı yayın izlercesine olaya tanık olursunuz. Jason Bourne hareket halindeyken yanı başınızda gibidir. Bu nedenle sadece görsel efektleri ve büyük patlamaları izlemek yerine filmin aktif katılımcısı olursunuz.”
|
|||||||
Aloha Sinema Site Haritası ve RSS Servisleri
|
||||||||